Sinema Sadece Sinema Değildir

 

 
Portre – Öztürk Serengil

1930 yılında Artvin’de düryaya gelen sinemaya adım atmadan önce resim sanatıyla uğraşan Öztürk Serengil, bir süre Babıali’de Ressam Cemal’in yanında çalıştı. O sıralarda Ses Tiyatrosu’na bir dekor yardımcısı arandığını gazetelerdeki ilanlarda görüp başvuran Serengil, daha sonra aynı tiyatroda dansçı olarak yer aldı.

Serengil, 1954 yılında askerden döndükten sonra hayatının 35 yılını vereceği sinemaya ‘‘Üçüncü Kat Cinayeti’’ adlı filmle adım attı. Sinemada önce ‘‘kötü adam’’ karakterlerini canlandıran Serengil, sevimli hareketleri ve mimikleriyle bir anda komedinin aranan ismi oldu. ‘‘Yeşşe’’ ‘‘Kelaj’’ gibi sık kullandığı sözcüklerle özdeşleşen Serengil, bir anda dikkat çekip star olan oyunculardan olmadı. Şöhrete yavaş yavaş uzun vadede ulaştı.

Bir dönem ‘‘Türk Dilini bozduğu’’ yolunda yapılan eleştirilere de hedef olmadı değil. Ancak Serengil dönemin en popüler lideri İsmet İnönü’ye bile bir konuşmasında ‘‘Yeşşee’’ dedirtmişti. 1956 yılında Oda Tiyatrosu’nda vestiyer görevlisi olarak çalışan Serengil, aynı tiyatroda sahnelenen bir oyunca küçük bir rol alınca Muhsin Ertuğrul’un dikkatini çekmiş, Şehir Tiyatroları’na da böylece adım atmıştı.

‘‘Twist Kralı’’ olarak da anılan ünlü sanatçının dansla tanışması da 1958’lere rastlıyor. Filmlerinde de zaman zaman twist yapan Serengil, bundan ek ücret kazanmaya başladı.

Abidik Gubidik…

1961 yılında Türkiye’nin ikinci büyük gece kulübü ‘‘Abidik Gubidik’’i açtı. Sanatçı kazandığı büyük serveti yine aynı dönemde hızla yitirmeye de başladı. Libya’da da gazino açan Serengil, açılıştan oniki gün sonra, Libya Lideri Kaddafi’nin turizmi yasaklaması üzerine ciddi bir ekonomik sarsıntı yaşadı. ‘‘Casus’’ olduğu gerekçesiyle Libya’da tutuklanan Serengil, buradan kaçmak için de büyük paralar harcadı. Bütün servetini Libya’da bırakarak Türkiye’ye döndü. Bir dönemin Ayhan Işık’tan sonra en çok kazanan oyuncusu olan Öztürk Serengil, buna rağmen kumar tutkusu ve kadınlara düşkünlüğü nedeniyle yanlış adımlar attı. Sanatçı, birçok malvarlığını da hacizde kaybetti. 400’e yakın sinema filminde rol alan Serengil, daha sonra ‘‘Curcuna’’ adlı bir program yaptı ancak kötü formatlı bu çalışma yüzünden olumsuz eleştiriler almaya başladı.

1995 yılında geçirdiği bir ameliyattan sonra hafızası zayıflayan Serengil, önce yürümekte bir süre güçlükler çekti. İlk evliliğinden olan kızı Seren Serengil’le ‘‘Babasının Kızı’’ adlı bir film çekmeyi hayal ediyordu.

Yeşilçam benden sorulur!

Öztürk Serengil, yaşadığı hızlı hayatı, ‘‘artistlik’’ günlerini, evliliklerini, çılgınlıklarını, ‘‘Yeşilçam Benden Sorulur’’ adlı kitapta toplamıştı. Kitap Milliyet Yayınları tarafından ilk yayınlandığı 1985 yılında oldukça gürültü koparmıştı ancak o birtakım ünlülerin ipliğini piyasaya çıkardığı için bazı bölümlerin yayınevinin sansürüne uğradığını söylemişti. Kitapta dokundurdukları sadece başkaları değildi, kendisiydi de… ‘‘Benim ayıbım ortada. Kumar oynarım (Şimdi bıraktım) bir, fahişelere zaafım var, iki…’’

Serengil Karadenizli bir öğretmen ailenin iki erkek çocuğundan ilkiydi. Babası iki eliyle aynı anda tahtaya yazı yazmakla ünlüydü, Öztürk haylazlıklarıyla… Ailesi başa çıkamayınca onu İstanbul Haydarpaşa Lisesi’ne yatılı gönderdi. O da işe yemekhane protestoları ve züppelik yapanları dövmekle başladı. Söylediğine göre kırdığı ceviz bini aşmış.

Ziyadesiyle çapkındı. Mesela ilk eşi Mevhibe Hanım’la evliyken, üniversiteli bir kızı babasından istemeye gitmiş. Bir başka eşinden üç gün içinde boşanmış. İlk kızı Seren’in annesi Nevin Hanım’la ise iki kez evlenmiş. Sonrasını şöyle anlatıyor: ‘‘Bir gün barın birinde çok güzel bir kadın gördüm. Yanına gidip tanışmak istedim. Bana, Öztürk hala eski huyundan vazgeçmedin mi? İsabet olmuş seni boşadığım, dedi.’’

Son evliliğini de Finlandyalı Seija ile yapan Serengil’in bu evlilikten iki oğlu ve bir kızı vardı.

Tekerlekli sandalyede oynadı

Öztürk Serengil, geçirdiği iki beyin ameliyatından sonra evden çıkamaz hale gelmişti. Ya sürekli uyuyor ya da televizyon seyrediyordu. Geçtiğimiz haziran ayında kendisiyle röportaj yapan arkadaşımız Zeynep Güven’e şöyle demişti: ‘‘Düşünce organlarım dumura uğradı.’’ Sonra kendini toparladı. Hatta, Müjdat Gezen’in sahneye koyduğu ‘‘Hababam Sınıfı’’ adlı oyunda da rol almıştı. Ancak rolünü ayakta oynayamayınca, Gezen onun için tekerlekli sandalyede oynayabileceği bir bölüm yazmıştı. Müjdat Gezen, ‘‘Son günlerde oynayamamasına rağmen, adını gazete ilanlarında görmek hoşuna gidiyordu. Bu yüzden çıkarmadık, dün vefat ettiğini öğrenince çıkardık’’ dedi.

27 dairesini kumarda kaybetti

Öztürk Serengil inanılmaz bir kumar tutkunuydu. Kaleme aldığı anılarında, bu tutkusuna tam 27 daire verdiğini yazmıştı. Hatta Almanya’da bir gecede 100 bin mark (yaklaşık 19 milyar lira) kaybetmişti. Anılarında bu gecenin öyküsünü şöyle anlattı:

Sabah uçağa binip, Finlandiya’ya gidecektik. İçimden bir ses, gidip 3-5 bin marklık oyna dedi. Gittim. Önce biraz kazanır gibi oldum ancak 3-5 bin mark, kısa zamanda tükendi. Bir taksiyle eve döndüm. Karım anlamıştı. Bir miktar para da alıp, aşağıda bekleyen taksiyle kumarhaneye geri gittim. Ancak bu para da çok dayanmadı. Yine taksiye binip geri döndüm, karım yine para verdi. Ancak o para da çok dayanmadı. Sonunda artık sabah saatlerine ulaşmıştık. Yine geri döndüm. Taksi kapıda bekliyordu. Bu kez karım beni karşılamadı, tüm parayı kapının önüne bırakmıştı. Hemen aldım, içimdeki ses kazanacaksın demeye devam ediyordu. Döndüm. Tüm para bir anda gitti.

Geri dönecek taksi param kalmamıştı. Kumarhaneden eve kilometrelerce yol vardı. mecburen yürüyerek döndüm. Eve ulaştığımda karım, elinde biletiyle havaalanına gidiyordu, beni o gün terketti.

Emin Çölaşan’ın Öztürk Serengil ile yıllar önce yapmış olduğu röportajı aktarıyoruz:

‘‘1931 doğumluyum. Artistlik işine 1951 yılında Avni Dilligil Tiyatrosu’nda dekor yardımcısı olarak başladım. Çocukluğumdan beri artist olmayı isterdim. Çocukluğumda Giresun’da sinemada filmini gördüğüm Shirley Temple’a âşık olmuştum. Ona bir mektup yazdım. Adresini bilmediğim için sinemanın makinisti Kör Abdi’ye verdim kendisine göndermesi için…’’

‘‘Tiyatroda dekor yardımcısı olarak çalışıyordum. Bir gece polisler gelip başrol oyuncusu Senih Orkan’ı yaka paça götürdüler. O rolü o gece ben oynadım ve artist oldum…’’

‘‘Kel olmak bana kompleks getirdi. Onun için şapka giymeye başladım. Kelliğimi gidermek için bir sürü adama bir sürü para ödedim. Bir sürü reçete verdiler. Mesela taze dana pisliği içine kimyon katıp onu bile sıcak sıcak sürdüm kelleye. Bir ara kafama tuz sürüp ineğe yalattım. Bir inek yalamamıştı, o da yaladı yani. Fakat bizim kafayı yalayan ineğin dili de maşallah törpü gibiydi. Kelledeki son kılları da o götürdü. Yani bu iş böyle yalatmakla olsaydı, bütün memleketin şimdi kıllı dolaşması lazımdı…’’

‘‘Başbakan olduğu devirde Süleyman Demirel için ‘‘Uyuttun Bizi Süleyman’’ isimli bir plak yapmıştım. Nasıl dinlemişse dinlemiş, ortalık ayağa kalktı. Ama mahkemeye falan vermedi. Bizim Demirel’le yakınlığımızın bir sebebi de, kellik vaziyetidir. Bütün keller kendilerini birbirlerine daha yakın hisseder. Çünkü kellik insanın üzerinde bir ayıp gibi kalıyor. Bu ayıbı paylaşmak isteyen kellerdir. Onun için hep yan yana dururlar.’’

‘‘Ben tam 387 film çevirdim galiba. Bir gün İsveç’e gitmiştim. O sırada henüz 227 film çekmişim. Bunu duyan İsveçlilerin gözü faltaşı gibi açıldı. Önce benimle gazetelerde ropörtajlar çıktı. Sonra da meşhur rejisör İngmar Bergman’la ikimizi televizyona çıkardılar. Programın başında takdimci aynen şöyle dedi: ‘‘Şimdi karşınızda sadece dört film yaptığı halde bütün dünyanın tanıdığı bir sanatçı ve 227 film yaptığı halde hiç kimsenin tanımadığı bir başka sanatçı…’’ Program başlayınca da İngmar Bergman bana şöyle dedi: ‘‘Kardeşim özür dilerim, sen şimdiye kadar 227 film mi çevirdin, yoksa 227 fotoğraf mı çektirdin?..’’

‘‘Sanat hayatımda maddi ve manevi çok kazık yedim. Kumar dahil çok para kaybettim. Kızımı Selçuk’ta Meryem Ana’ya götürdüm, Günaydın Gazetesi ‘‘Serengil kızını vaftiz ettirdi’’ diye manşet attı. Bin tane küfür mektubu aldım. Annem ve kız kardeşimle sinemaya gittik, ‘‘Öztürk Serengil yeni sevgilisiyle’’ diye yazdılar. Sonra ne bileyim, adam parasızdı. Çevirdiğim filme ortak ettim. Sonra paraları alıp kaçtığı gibi, filmin vergisini de bana ödetti…’’

‘‘İnsan parlak günlerinden uzaklaşınca çevrenin tavrı hemen değişir. Selamı sabahı bile keserler. Benim gazinolarımda aylarca beleş yiyip içenler, benden çıkar sağlayanlar, o günlerde bana ‘‘Öztürk Bey’’ diyenler, daha sonra ‘‘Ne haber lan Öztürk’’ demişlerdir.’’

Sağ görüşlü Öztürk Serengil’in bir de 12 Eylül sonrasında imza attığı, yönetimi kınadığı bir Aydınlar Dilekçesi var. Sol aydınlar tarafından kaleme alınan bu dilekçedeki imzası yüzünden Serengil mahkemeye çıkarılıyor:

‘‘Orada beni katakulliye getirdiler. Biz kahvede oyun oynuyoruz. Kemal diye bir adam var. Kendisi yayıncıdır ve sol görüşlü olmasına rağmen itibar ettiğim biridir. Çok enteresan, benim en iyi arkadaşlarım hep solcudur. Film piyasasından benden başka sağ görüşlü hıyar yoktur. Kemal bana dedi ki: ‘Evsiz barksız sanatçılar için bakanlık nezdinde girişimde bulunacağız. İmza topluyoruz, sen de at…’ Ben bugüne kadar 29 tane evden olmuşum. Okumadan şak diye imzayı patlattım. Meğer içinde işkence görenler falan varmış. Ben öyle şeye imza atar mıyım. Sonra mahkemeye çağırdılar, hâkime anlatınca o da gülmeye başladı.’’

 Serengil’in bir de Libya macerası var ki, o tam bir roman. Kaddafi, Libya’ya çağırıp gazino açtırdığı Serengil’i bir süre sonra tutuklatıyor:

‘‘En çok parayı Libya’da kaybettim. Sahara Bank’ta çok büyük param vardı. Adamlar beni casus diye yakalayıp içeri attıkları anda hayatım kaydı. Gazinoyu açtıktan 12 gün sonra kapatıldı. O sırada Ecevit Libya’ya gelmişti. Tam kendisine 400 kişilik ziyafet vereceğim gece beni casus diye içeri aldılar.’’

Peki ama casusluk yapmış mıydı?

‘‘Ben sanatçıyım ama attığım her adımı memleketim için attım. Beni Turgutreis zindanına attılar. Hapishanelerde toplam 6.5 ay yattım. Ondan sonra da, Libya’dan kaçma mecburiyetinde olduğumun farkına vardım. Bazı yerlerden anons aldım. Bu anonslara binaen geceleyin büyük bir numara yaparak böbrek sancısı tutmuş düzeniyle götürülürken, hapishane arabasından kaçmak durumunda kalmış oldum…’’

Kaçmak için para vermiş miydi?

‘‘Mangırajı konuşturduk elbette. Bu iş bana o günün (1970’li yılların) parasıyla tam 11 milyon liraya mal olmuştur. Hapishane arabasından sanki balık tutmaya gidiyormuş gibi limana geldim ve uzakta beni bekleyen bir gemiyle pırrr. Fakat bu arada bizim 39 milyon liralık mangıraj da Libya’da kaldı.’’

 Turksinemasi.com
7 Kasım 2012

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Son Sinema Haberleri


Saygıyla Anıyoruz