Sinema Sadece Sinema Değildir

 

 
Röportaj – İsmail Güneş

Yönetmen İsmail Güneş: “Bu Toplumdan İşkencenin Kalkması İçin Bütün Bir Toplumun İşkenceyi Görmesi Lazım! “

S. Köçer: Hakkınızda “faşist”, “ülkücü” ve “İslamcı” diye söz edenler var. Siz kendinizi nasıl tanımlıyorsunuz?

İ. Güneş:  (Gülüyor) Ne İslamcıyım ne faşistim, onu söyleyeyim. Müslümanım Elhamdülillah.  Çünkü bir şeyin sonuna -cı,  -ci eklendiği zaman o meslek olur. Ben İslam’dan para kazanmıyorum. Nedir İslam alıp-satmak? Birini etkiliyorsunuz, Müslüman yapıyorsunuz, ver bakalım elli kâğıt! İşte İslamcı! Yanlış bir terminoloji. İçini yanlış dolduruyorlar. Ben o yüzden kullanmıyorum. Faşist lafına gelince, aslında her kes faşist olabilir.

S. Köçer: Her kes faşistlikle suçlanabilir anlamında mı söylüyorsunuz bunu?

İ. Güneş: Hayır, itham edilmeye gerek yok. Sıkı bir devrimci bile, kendini Sosyal Demokrat addeden biri bile kendi işçisine iki tokat atabiliyorsa veya karısına, sevgilisine bunu yapıyorsa faşisttir adam. İstediği kadar ben devrimciyim, sosyal demokratım desin. O başka bir şeydir. Gerçi terminolojik olarak Hitler’i ve Mussolini’yi karşılayan bir ifadedir ama ben öyle anlamıyorum. Bana göre Stalin faşisttir mesela. Totaliter idare kurmuş İslam Cumhuriyetleri de faşisttir. İran faşisttir örneğin. Libya da S. Arabistan da öyle. Üzgünüm ama belki İslam’ın etiğine,  alfabesine en uygun ülke şu anda Türkiye’dir. İslam’ın alfabesi nedir? “İnsan masumdur! ” Bakın ne diyorum, Türkiye’de Kemalizm neyse, İran’da Humeynicilik de odur! Gidip gördüğüm için rahatça söyleyebiliyorum.

İlk okuldan itibaren kızları örtmeye başlıyorlar. Liseye kadar öyle devam ediyor. Ondan sonra kendi isteklerine göre “acemi örtü” biçimi vardır. Geleneksel İran anlayışına göre bir örtünmedir bu. Saçları falan gözüküyor. Ben birkaç tane, bizim burada kullanılan şekliyle kullanılmış örtü gördüm. Bir baskı var sonuçta, örtünmeye yönelik. Bizim burada açılmaya yönelik baskılar olduğu gibi.

S. Köçer: Siz İran’ın başörtüsü konusundaki tavırlarını faşistçe mi buluyorsunuz?

İ. Güneş: Evet, bir zorlama var sonuçta. Yani bizim 19 Mayıslarda falan yaptığımız türden bir zorlama. Ben başörtüsü meselesine şu açıdan bakıyorum;Benim eşim başörtülü. Bildiğimiz manada bir başörtüsü kullanıyor (Elleriyle tarif ediyor. Üniversiteli kızların örtündüğü türen olanı kastediyor). Ama ben asla örtünme biçiminin böyle olduğunu düşünmüyorum. Çünkü gelenek karışmış araya. Bunu biz ilk dönem İslam tarihinde ki uygulamalardan da anlıyoruz. Erkeğin mahrem yerleri mesela. Bakın burada bir nokta var. Peygamber (s. a. v)’in uyguladığı en önemli yöntemlerden bir tanesi de kıyafet devrimi yapmaması idi. Peygamber (s. a. v) nasıl giyiniyorsa Ebu Cehil’de aynısını giyiniyormuş. Yani bu gün bazı grupların sünnet diye giydiği şeyleri sarığı, cübbeyi Ebu Cehil’de, Ebu Süfyan’da giyiyordu. Peki ne devrimi yapmıştır? Temizlik devrimi yapmıştır mesela. Renkler beyaz dönüşmüştür zamanla.

S. Köçer: Faşistlik hepimizde var derken bir özeleştiri yaptınız o zaman. Bu bir “iyi ki var” duygusu değil yani. 

İ. Güneş:  Tabi tabi. Diğer şekilde anlaşılmasın. Ben insanlara zorla bir şeylerin yaptırılmasını anlamsız buluyorum. Bir ara mevzu bahis olmuştu bunlar. Zorla namaza kaldırmalar falan.

S. Köçer: Siz bir hayli baskı görmüşe benziyorsunuz.

İ. Güneş:  (Gülüyor) Hayır alakası yok. Benim bu konuda sıkıntım yok. Babam bile bana baskı yapmadı. Ben kendi isteğimle yaptım bir çok şeyi. Yazları Kuran Kursu’na gittim kendi isteğimle. Ben baskıyla bir şeylerin yapılmasına karşıyım. Bakın bir şey daha söyleyeyim. Kuran’da başörtüsü 2 yerde geçiyor sanırım. Veya biraz daha fazla. Ama örneğin infak kelimesi seksen yerde geçiyor. Siz hiç “kardeşler infak edin, infak etmiyorsunuz” diyerek yüründüğünü gördünüz mü?”Niye namaz kılmıyorsunuz” diyerek yürüyüş yapanlara rastladınız mı?

S. Köçer: Ama burada farklı bir şey söz konusu. İnfak ve namaz Müslümanların yada konjoktöre göre söyleyeyim “dindar” insanların kendi aralarındaki sorunlar. Ama başörtüsüne dışardan bir müdahale var. Bu yürüyüşler o güçlere karşı yapılıyor.

İ. Güneş: Başörtüsü biraz da erkeklerin kendilerini garantiye alma isteklerinden de kaynaklanıyor.

S. Köçer: İlk soruma net bir cevap alamadım. Siz soruma çok genel bir cevap verdiniz az önce. Ama ben istediğim cevabı almak istiyorum sizden. Milliyetçi veya ülkücü bir tarafınız var mı?

İ. Güneş:  (Gülüyor) Evet ben o kökten geliyorum ama kendimi hiç şöyle hissetmedim;benim doğduğum köy, Samsun’un bir köyü, yarısından fazlası Kürt’tü. Babam onların evini yapardı ve ben onların çok ekmeğini yemişimdir. O zamanlar Kürtler Türk’tü o ayrı da.

S. Köçer: O nasıl oluyor, anlamadım?

İ. Güneş: Öyle bir ayırım yoktu yani. Gürcüsü, Çerkezi, Abazası Türk’tü bize göre. Türk’ten kastım da bu ülkeye mensubiyet duygusu. Yani bir ırkın adı değil. Bir insan önce ailesine sonra mahallesine sonra şehrine tutkundur. Eğer başka bir millet söz konusu ise evet ben milliyetçiyim. Ülkücüyüm ama kelimenin tam anlamıyla. Sözlükteki mefkurenin tam karşılığı olarak. Sözlükte ülkücülüğün karşılığında ne varsa ben oyum.

S. Köçer: İlk dönem ülkücülerin çizgisi ile örtüşüyor mu çizginiz?

İ. Güneş: Hayır hayır, ben o zamanki ülkücülere de muhaliftim.

S. Köçer: Yazıcıoğlu tarzı mı yoksa?

İ. Güneş:  Hayır asla, o da değil. Bir partinin düşündüğü gibi değil yani. Particilik bu tür kavramların sağlıklı bir şekilde anlaşılmasına engeldir. Milliyetçi partiler yüzünden milliyetçilik de tu-kaka olmuştur. Dini söylemleri ön plana çıkaran partilerin durumu gibi. Dindarlar ve İslamcılar! Ben ta lise yıllarımdayken de insanların dövülmesine, işkence görmesine taraftar değildim. İhtilal yıllarında yani.

S. Köçer: Siz 12 Eylül döneminde ülkücülerle birlikte hareket ettiniz değil mi?

İ. Güneş: Evet.

S. Köçer: Sizinle alakalı küçükte olsa bir kanaat edindim. Biraz da sinemanızı konuşalım. Filmlerinizin içinde tarif edildiği ekoller için “Beyaz Sinema”, “Milli Sinema” veya “İslami Duyarlıklı Filmler” gibi tarifler kullanılıyor. Siz kendi sinemanızı nasıl tarif ediyorsunuz?

İ. Güneş: Ben ilk uzun metrajlı filmim olan “Gün Doğmadan ” filminde kaderi anlattım. İnsanın yazılı kaderinden kaçamayacağını anlattım. Eğer kader İslamcı bir motifse evet ben İslamcı bir film yaptım. Filmde ne kimse örtülüydü, ne de kimse namaz kılıyordu. Biz ilk defa Türk Sinemasında bir şeyi daha yaptık. Hiç görülmedi, incelenmedi. Cünüplüğün acısını çeken bir adamın hikayesi de vardı içinde. Gece hamamcı olmuş, yıkanamamış, gusül abdesti alamamış. Vuruluyor, ölüm acısını değil, o şekilde öleceğinin acısını çekiyor,  “beni yıkayın” diye yalvarıyor.

S. Köçer: Siz dini literatürde görülen bazı kavramları dini bir bakış açısı ile yorumlamadığınızı mı söylemek istiyorsunuz?

İ. Güneş: Bakın sinemacı vaiz değildir. Roman yazarken de , şiir yazarken de, resim yaparken de böyle bir işlevi yoktur sanatın. Mimar Sinan’ın K. Çekmece’de bir köprüsü var. İnanılmaz güzel bir köprü. Yanında da bir han vardır, o da çok güzeldir. İslami değil mi onlar şimdi?

S. Köçer: Bir şeyin İslami olabilmesi için dini bir motif taşıması gerekmiyor tabi.

İ. Güneş: Evet, ben de onu anlatmaya çalışıyorum. İnsana hizmet ediyor. Benim anlayışım bu.  “Ben insanı yarattım ve ona ruhumu üfledim diyor” Allah (c. c). Bu da söylediklerimi daha iyi anlatıyor.

S. Köçer:  “Halka hizmet Hakk’a hizmettir” gibi. 

İ. Güneş: Öyle sloganik değil ama. Ben insanı anlatıyorum. Anlattığım insanın dinle ne kadar ilgisi varsa filmim de o kadar İslamidir. Milli Sinema filmlerindeki insanlar dua etmek için camiye giderler. Hemen bir örtü takar kız. Etek çok kısadır ve oturunca biraz daha sıyrılır. Kaldırır ellerini ve öyle dua eder. Bu gelenek nerden geliyor sizce?Kilise bu ya! Kiliseden gelme bu gelenek. Şimdi bu film dini film oluyor, benimki dini film olmuyor!

S. Köçer: Siz olsaydınız o dua sahnesini nasıl yapardınız?

İ. Güneş: Sokakta! Eğer dua edecekse her hangi bir yerde. Duanın yeri mi var?İslami duyarlıklı film yapanlardan sonradan gelenler aştı bunları. Mesut Uçakan olsun, Salih Diriklik olsun. Biraz daha farklı ama içinde yine biraz sloganik şeyler olan çalışmalar.
S. Köçer: Şöyle sorsam soruyu;sinemanızdan söz açıldığında nasıl bir tarifle anılmasını istersiniz?

İ. Güneş: Film denilsin. Her hangi bir film.

Suat Köçer: Ama isminiz hep Milli Sinema veya Beyaz Sinema diye tarif edilen ekolle anılıyor. Bundan rahatsız oluyor musunuz?

İ. Güneş: Ne yapabilirim ki? Yapmayın diyorum ama herkes bildiğini okuyor. Bakın ben “Çizme” diye bir film yaptım. Ezan yasağını anlatan bir filmdi. Biliyorsunuz Türkiye’de ezan 17 sene yasak kalmış. “Çizme” o yasağın bittiği günü anlatır. Yasak her yerde kalkmıştır. Ama bir nahiyede hala Türkçe okunuyordur ezan. Çünkü cumhurbaşkanı onaylamamıştır yasayı der ve tepkilere rağmen ezanı ısrarla Türkçe okutur nahiye müdürü. Adalet partisinin bir vaadi vardı. Ezanın yeniden eski şeklinde okutulması için Dil Serbestiyesi getirildi. Ezan şu anda istenirse Türkçe okunabilir. Çünkü dil yasağı yok. Efendim o nahiye müdürü o 18 seneyi o kasabaya uygulatır. “Çizme” o baskıyı anlatıyor. Adamın çizmeleri vardır, çizmeler o baskıyı simgeliyor. O çizmelerine çok iyi bakıyor, sürekli temizletip parlatıyor. Çok güzel bir filmdir ama asla İslami bir film değildir. Çünkü benim orda şey diye bir derdim yok. Efendim “ey ahali namaz kılın, ezanı şöyle okuyun” diye. Böyle bir derdi yok. O İslami değil, siyasi bir filmdir.

Ben bir röportajımda şunu söyledim; “Eğer Türkler ilk Müslüman olduklarında deselerdi ki, biz bunu anlamıyoruz arkadaş, ayette de değil, bir çağrı biçimi. Gelin bunu Türkçe okuyalım. Yedi yüz sene, bin sene öyle okunsa adamın biri çıkıp dese ki siz bin senedir bunu yanlış okuyorsunuz, bunun aslı Arapça’dır dese bununla ilgili baskı kursa ben bu filmi yine yaparım! Bu noktada baskı karşıtıyım. Bakın laiklik ne diyor?Din devletin işine karışmayacak, devlette dinin işine karışmayacak. Bizde öyle değil ki arkadaş. Din devletin işine karışmak istiyor, devlet de din işine karışmak istiyor. Problem de oradan doğuyor zaten. Gerçek manada bir laisizm uygulansa, senin dinin sana benim dinim bana gibi. Bu ayet ya! Laiklik işte! Hangi sureydi?Kafirun Suresi. Laikliğin suresi işte. Alın koyun!

S. Köçer: Sizce laiklikten mi söz ediyor bu sure?

İ. Güneş: Laiklikten söz etmiyor ama laikliğin tarifi var burada. Sizin dininiz size , benim dinim bana. Nesh edilmemiş!

S. Köçer: Bence siz o sureyi yanlış yorumluyorsunuz. Bir kere laiklikte bir din vardır ortada bir de o dinden etkilenmemesi düşünülen bir erk, yönetim var. Ama o surede iki tane din seçeneği var. Ve bu seçeneklerden bir tanesine vurgu yapılıyor. “Madem ben sizin dininize uymuyorum, siz de benim dinime uymuyorsunuz o halde benim dinim bana, sizin dininiz de size” deniliyor. Burada bir laiklik göremiyorum. 
İ. Güneş: Bakın, laiklik bizde yanlış yorumlanıyor. Bizim laiklik gibi bir yönetime ihtiyacımız da yokmuş aslında. Bizim Fransa’da ki gibi bir laiklik anlayışına ihtiyacımız yokmuş. Fransa’nın ihtiyacı varmış gerçekten. Şu an da devletin böyle bir derdi yok. Allah’ın da devlet kurmak gibi bir derdi yok. Bakın, araştırın. Bu konuda bir tek ayet bulamazsınız. İslam’ın devlet diye bir derdi yok. İslam’ın toplum diye bir derdi var. İslam’ın sınır diye bir derdi yok. Sonra tersine dönmüş her iş. Biliyorsunuz insan doğuştan masumdur. Öyle bir hale getirmişiz ki dinimizi Hristiyanlaştırmışız. İnsan günahkar! Lafta başka şey söylüyoruz, insan masumdur diyoruz ama icraatta iş başka. Şöyle bir bakın çevrenize insanlar nasıl cezalandırılıyor. Filmlerimden söz açıldı. İşte “Çizme” böyle bir film. Bunun neresi İslami?Tam tersini de yaparım böyle bir filmin. Yani baskıya karşıyım ben. Baskı nerde olursa onun karşısında yer alırım. Daha sonra “Beşinci Boyut” diye bir film yaptım. Yanlış anlaşıldı o da. Yanlış anlaşılmasında filmin yapımcısının da payı vardı. Ben, bir adam dinlediği bir hadisi nasıl yanlış yorumlayıp toplumdan dışlanabiliyor, onun hikayesini yaptım. “Komşusu aç yatarken, kendisi tok yatan bizden değildir” hadisini duyuyor ve hemen oturduğu apartmandakilere çorba dağıtmaya başlıyor. Ve sonunda olanlar da oluyor. Ama yanlış anlaşıldı film. Sanki o adamın uyguladığı metodu savunuyormuşum gibi bir yanlışlık çıktı ortaya. Her emir şartlar, kültürler dikkate alınmadan duyulduğu gibi uygulanırsa ne olur? İşte bunun filmini yaptım. “Aman o yanlış yaptı, siz yapmayın” dedim.

Bakın Hekimoğlu İsmail “Müslümanlarla dalga geçiyor” diye bir yazı yazdı benim için. Bu yazının çok özel bir sebebi var. Çünkü ben “Minyeli Abdullah” filmi ile ilgili çok sert bir konuşma yaptım. O konuşmanın intikamını aldı. Hakkımı helal etmiyorum. Çünkü haksızlık yaptı. Ben konuşmamda onun romanını korudum. Dedim ki “bu romandan çok daha görkemli bir film yapılabilirdi ama maalesef bu yapılan çöplük gibi bir film olmuş. “Asla ona hakaret etmedim. Ama ne deniyor, benim yaptığıma kimse dokunamaz. Hayır, böyle hiçbir yere varamayız.

S. Köçer: Sizinle konuşmak istediğim asıl meseleye yani işkenceye ve işkenceyi anlattığınız “Gülün Bittiği Yer” isimli filme gelelim. Önce şöyle bir soru yönelteyim size. Hiç işkence gördünüz mü?

İ. Güneş: Hayır işkence görmedim ama duydum. 12 günlük bir nezaret hayatım vardı. O 12 gün boyunca her gece saat 00:02’den sabah saat 06:00’ya kadar işkence sesleri ile uyuyamadım.  Gülün Bittiği Yer filmine önemli bir katkısı vardır o göz altının. Ben 1977’de bu filmin kısa bir versiyonu olan “Karanlık Bir Dönemdi” filmini yaptım. Kısa metrajlıydı bu film. Espri aynıydı. Bir tren yolculuğu esnasında bir gencin hallüsilasyonları üzerine bir filmdi. O 12 günün bana öyle bir faydası oldu.

O nezarethane günlerinde işkence görmüş bir çocuğu attılar önümüze. Çocuk gördüğü işkencelerin etkisi ile sayıklayıp duruyordu. Müthiş bir andı o an. Attılar adamı yattı ve konuşmaya başladı. Her şeyi anlatıyor ama. Ne yaşamışsa en ince ayrıntısına kadar anlatıyor çocuk. İnanılmaz bir kırılma noktası. Şizofren bir duygu yani. Dedim ki inanılmaz bir iş! Her şeyi, her istediğinizi anlatırsınız bu hikayeyle. İşte film burada doğdu. Bir tren yolculuğu, erkekliğini kaybetmiş bir genç, nişanlısı onu bekliyor!

S. Köçer: Erkekliğini işkence altında mı kaybetmiş?

İ. Güneş: Evet, işkence altındayken kaybetmiş. Ve nişanlısı onu beklediği için tren istasyonunda inmiyor.

S. Köçer: Filminizle ilgili birkaç polemik konusu var. Onları da konuşalım isterseniz. Mesela “İşkenceyi anlatarak ülkemizi rezil edecek” denildi. Bir “Gece Yarısı Expresi” daha gündeme gelecek denildi. Siz de “asıl işkenceyi yapıp da saklamak rezilliktir” demiştiniz.  “Bu açıdan düşünülürse filmim bir özür dilemedir aynı zamanda” diye eklemiştiniz. Özrünüz kabul edildi mi?

İ. Güneş:  “Kol kırılır, yen içinde kalır” diye çarpık zihniyetli bir atasözümüz var. Ben filmde ata sözlerine çok takmış bir vaziyetteyim.

S. Köçer: “Hocanın vurduğu yerden gül biter”,  “dayak cennetten çıkmıştır” ve birkaçını hatırlıyorum. 

İ. Güneş: Evet. Şimdi kol kırılır yen içinde kalır dedik. Böyle olursa kangren olur ya! Niye yen içinde kalsın abi, çıkarırsın, gösterirsin, tedavi ettirsin! Bu işte totaliter bakış açısının kendini kutsamasından meydana geliyor. Bu çok eskilerden kalma bir anlayış aynı zamanda. Ne deniyor ;”Siz Peygamber (s. a. v)’in sahabesinin devesinin burnundaki toz zerresi kadar olamazsınız! “. Hadi canım sende! Kendini kutsayacak ya. Yezid’de sahabe ya! Muaviye’de sahabe ya! Hz.  Ali’yi süründüreceksin, öldürteceksin, Hz. Hüseyin’in üzerinden bin tane ok, altı tane kılıç yarası, 33 mızrak yarası bırakacaksın, kafasını da keseceksin önüne koyacaksın ve sahabe olacaksın! Hiç kusura bakma! Kendilerini kutsamak için öyle refleksler geliştirmişler ki bu bizim Osmanlıya kadar gelmiş. Mesela medreselerde ve resmi eğitim kurumlarında verilen eğitimlerde bu tür metotlar uygulanmış.

S. Köçer: Yani kabul edilmedi özrünüz?

İ. Güneş: Anlamadılar ki! Anlasalar kendilerini aklayacaklar! Klasik bir bakış açısıyla filmi algılamadan, söyleneni anlamadan, dibine inmeden bakıyorlar olaya. Ülkücüler diyor ki bu adam ülkücü değil. Öbürü de diyor ki bu adam Tercüman okuyor, devrimci değil. Bu da böyle bir şey işte. Bir adam da diyor ki bu komünist bir film. Baskı yapıyor sinema salonlarına. Bu komünist filmi oynatmayın diyor. Hayda! Neresi?O zaman işkence yapmak anti-kominizim mi oluyor?İşkence yapmak genel ahlak kurallarını uygulamak mı oluyor ki filmim yasaklanıyor?

S. Köçer: “Çok fazla işkence sahnesi var. Film şiddet içeriyor” diyenler olmuş. 
İ. Güneş: Daha önce Tutku’yu görseydim ne derdim bilmiyorum. Şimdi ben filme koymadığım ve koymayı da düşünmediğim bir sahneden söz edeyim size. İki karşıt gruptan iki insan. Ben onu öğretmen ve öğrenci yaptım filmde. Biri dayakçı kısmından, diğeri dayağı yiyen. İki farklı görüş var orda. Birisi totaliter bir yapıya sahip. Üstelik tarih öğretmeni, tarihi temsil ediyor. Baskıyı biliyor. Hatta kendi oğlunu da almışlar, “ah bir yakalasam geberteceğim” diyor. Olay da şu:Rızgari örgütünden biri ile bir ülkücüyü aynı odaya koyuyorlar. Her ikisini de güzelce benzetmişler. Ayaklarını o kadar sopalamışlar ki, her ikisinin de ayaklarının altı su toplamış.

Daha sonra ellerinden kelepçe ile yukarı asmışlar. Bunlar ayaklarının altındaki su kabarcıklarını patlatmak için, ayaklarını birbirlerine uzatarak dişleri ile ayaklarının altındaki su kabarcıklarını kaldırmışlar. Bir hayli sıkıntı çekiyorlar. Bunu gerçekten yaşamış insanlar. Rızgarili adam diyor ki ülkücüye, “hadi bize yaptıklarını anladık ta, size ne diye işkence yapıyorlar, aklım ermiyor”.  Şimdi “seyirciye işkence yaptı” diyor Aytaç Arman. Evet,  çok doğru seyirciye işkence yapılıyor. Bu toplumdan işkencenin kalkması için bütün bir toplumun işkence görmesi lazım! Hiç bir şekilde anlamıyor adam! “Ya niye bana yapmıyorlar” diyor. “Yapıyorlarsa muhakkak bir sebebi vardır” diyor. Bir de samimi olmadığımı düşünüyorlar. Dedim ki “Allah’tan korkun. 600 bin doları kim samimiyetsizlik adına harcayabilir?”

S. Köçer: Filminizin anlatmaya çalıştığı 12 Eylül’den bu yana işkence konusunda değişen bir şey var mı sizce?Örneğin daha az duymamız işkencenin azaldığını gösterir mi?

İ. Güneş: Ben bittiğine asla inanmam. Ama biraz farklılaşmış olabilir. Biraz daha zorlaştığını da söyleyebilirim. Şimdi oradaki işkence biraz daha farklıydı.  “İhtilal işkencesi” denebilir. Daha önce de 12 Mart’ta yapıldı. Bunlar ihtilal işkenceleridir ve kimse kimseden sorumlu olmaz. Çünkü bütün bir sistem ona odaklanmış vaziyette. Yani 12 Eylül’ü yapıyorsunuz, diyebilirsiniz ki 12 Eylül’ü yaptım, bu bir milattır. Bundan evvelkileri saymıyorum. Ama bundan sonra oyarım! Bak şimdi hem dış mihrakların etkisi ile diyorsun, hem de vur Allah vur! Dış mihraka bir şey yapmıyorsun ama iç mihrakı perişan ediyorsun!

S. Köçer:  “Yapmıyorsun” mu,  “yapamıyorsun” mu?

İ. Güneş:  “Yapamıyorsun” tabi ki. Gücün yetmiyor çünkü.

S. Köçer: İşkence konusunda nasıl bir süreç yaşanıyor şimdi?

İ. Güneş: Dediğim gibi daha zor şimdi. İnsan hakları gayretleri var, AB var maalesef. Ama yine de iz bırakmayan işkence metotları bulmuşlar.

S. Köçer: Bir de yıllardır bir türlü sonuçlanamayan davalar var. Manisalı Gençler davası v. s.  Bunları en çok sol kesim dillendiriyor. Aslına bakarsanız işkenceyi genel de hep sol kesim gündeme getiriyor gibi görünüyor. Solcular daha mı çok işkence gördüler?

İ. Güneş: Tabi ki hayır! 12 Eylül’de her kesimden insan işkence gördü. Zaten yakalayabildiklerine işkence yapıyorlardı.

S. Köçer: Peki , neden bu konuda en çok onların sesi çıkıyor?

İ. Güneş: Bu tamamen bakış açısıyla alakalı. Bakın bir örnek vereyim. Can Dündar bu tür konularda çok hassas bir isim olarak bilinir. Manisalı Gençler, Metin Göktepe v. b davalar için yazılar yazdı, haberler, belgeseller yaptı. Ama benim filmim ile ilgili bir tek satır yazmadı! Bu da işin başka bir tarafı yani. Aytaç Arman diyor ki “Sağcı bir yönetmenin solcu bir gence yapılan işkenceyi anlatmasını anlayamıyorum”. Onun kafasında işkence deyince sol var. Ülkücülerin de 12 Eylül’de işkence gördüğünü hayal bile edemiyor. Onlar sanıyorlar ki ülkücüler el bebek gül bebek muamelesi görmüş. Aslında büyük bir ızdırap çekmiş ülkücüler. Bunun filmini bile yapmak lazım. Çünkü adam diyor ki “ben devletin yanında yer aldım”.  Ama dayak yiyor. Aynı derecede işkence görüyor, aynı şekilde ölüyor!

Elazığlı bir arkadaşım var. İki metre boyunda bir çocuk. Yüz kiloluk adam 48 kiloya düşmüş gördüğü işkenceden! Öldü diye çöpe atmışlar! Sonra bir tabip asteğmen buluyor bunu. İyileştiriyor ve tekrar alıyorlar elinden! Bunun sağı solu olur mu?Bir çocuk anlattı bana. Bir tane Rızgari örgütünden çocuk var. Ona hiç dokunmuyorlar. Orada kelepçeli duruyor. Bizimkini alıyorlar. Ver Allah ver! Bu da duyuyor tabi. Şimdi, işkenceyi duymak görmekten daha beter. Çünkü bunda müthiş bir belirsizlik korkusu var. “Ha şimdi götürecekler, ha sonra götürecekler! ” diye bekliyor adam. 45 gün böyle devam etmiş! “Yeter, beni de alın artık” diye bağırıyor adam! Ve alıyorlar tabi. Konuşmuyor haliyle. Konuşmayınca cop sokmaya çalışıyorlar!  “Sıkıyor” diyor arkadaşına işkenceyi yapan. “Matkapla yapın” diyor o da. Düşünün, gözleriniz kapalı ve matkap çalıştırılıyor arkanızdan! “Bir daha deneyin copu ” diyor adam.  Böyle bir vahşet görülmüş müdür? Bunu hangi din, hangi anlayış barındırabilir?Şimdi bu adam Rızgari örgütünden diye “oh olsun” falan mı diyeyim?Bir de başka tarafı var bu işin. Rızgarili devlete karşı mücadele etmiş. Bu tür bir sona az çok hazırlamıştır belki de kendini. Gerçi bu kadarını da beklememiştir ama yine de bazı şeyleri göze almıştır. Ama ya diğeri?Rızgarili dönüp diyor ki ülkücü olana “Devlet devlet diyordun. Al bakalım devleti! “Belki de bu açıdan düşünüldüğünde ülkücünün daha büyük ızdırap çektiği bile söylenebilir.

S. Köçer: Son olarak Irak’taki işkence görüntüleri ile ilgili bir kaç şey sormak istiyorum. Bu gelişmeleri nasıl yorumluyorsunuz?

İ. Güneş: Biraz namuslu davrandılar desem yanlış anlaşılmam umarım. Adamlar yaptıkları işi ulu orta sergilediler. İpin ucunu bir kere kaçırınca kendileri getirdiler devamını. Müthiş bir ukalalıkla yaklaşıyorlar olaya. Bu açıklık ilgimi çekti. Tabi ki bir sapıklıktır bu yapılanlar. Adam para için dünyanın bir ucundan askere yazılıp dünyanın öbür ucundaki insanlara gelip işkence yapıyor. Bizde de yapıldı işkenceler. Ama yıllarca gizlendi bunlar.

S. Köçer: Nasıl kaçtı ipin ucu?Görüntüler nasıl çıktı ortaya?

İ. Güneş: Cep telefonları ile olmuş olabilir. Veya küçük fotoğraf makineleri ile. Adam fotoğrafı çekip akrabasına, eşine, dostuna göndermiştir. Bir kere bazıları ortaya çıkınca, gerisi de kendiliğinden geldi yani.

S. Köçer: Peki siz bu işkencelerin münferit olduğunu mu düşünüyorsunuz yoksa bu sistematik bir metotla mı uygulandı?

İ. Güneş: Sistemli tabi. Bush bu işi biliyor muydu?Ben bilmediği kanaatindeyim. Allah var şimdi. Ama diğer sorumluların haberi olabilir. Bizde de öyledir. “Sorgula kardeşim! ” diyor. “Al kardeşim” diyor. “Bul, bana ne” diyor. Şimdi sorumluluk adama kalıyor bu durumda. Askerde niye sopa atarlar?Kendilerini kurtarmak için. Şimdi adam on başı. Bakıyor ere ve bu yolu kollanıyor. Yarın bir gün teftiş yapılırsa onbaşının başı yanacak. Bu da böyle bir şey.

S. Köçer: Halklar bu konularda iktidarlar gibi mi düşünüyor?

İ. Güneş: Sanmıyorum ama tepki bunların oluşmasına engel olmuyor işte.

S. Köçer: Amerikan ve Avrupa sanat ve özellikle sinema dünyası bu konuda nasıl bir tavır takındı sizce?

İ. Güneş: Bu tür uygulamaların yansıtıldığı yapımlara rastlamak mümkün. Ama bizimkinden farkları yok yine de. Bizim ülkemizde sanat dünyasının işkenceye nasıl yaklaştığı ortada. Az önce Aytaç Arman örneğini verdim. Bunun aynısı orada var .

S. Köçer: Yeni projeler var mı?

İ. Güneş: Evet şu an bir proje üzerinde çalışıyoruz.

S. Köçer: İsmail bey, teşekkür ederim vakit ayırdığınız için. Yeni projenizde de başarılar diliyorum. 

İ. Güneş: Ben teşekkür ederim. Size de iyi çalışmalar.

Söyleşi: Suat Köçer
(Fotoğraflar için Ümit Göktaş’a teşekkürler)

 Turksinemasi.com
7 Kasım 2012

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Son Sinema Haberleri


Saygıyla Anıyoruz